
Alevilik Sorunu Mu Alevilerin Sorunu Mu ?
Ak Parti kapatıldı-kapatılacak tartışmaları arasında geçen 5-6 aylık zaman kaybının ardından nihayet ülkenin gerçek gündem maddelerine dönebildik. Bu toz-duman bulutu arasında harap olmuş bir ekonomi, elbette gündemin ilk maddesi olacaktı. Arkasından AB üyelik süreciyle ilgili gelişmeler ve tabi bununla bağlantılı şu bizim acı gerçeklerimiz: Kürt sorunu, Alevilerin sorunları, eğitim ve ulaşım sorunları…
Çözüm yollarını aramadan önce sorunun adını iyi koymak ve teşhis etmek çok önemli. Bize göre sorunlar, münferiden ele alınacak tek boyutlu sorunlar olmaktan ziyade genel anlamda özgürlüklerin önünü açmaya matuf demokrasi sorunudur. Bütün sorunları birlikte ele alıp masaya yatırmadan, lokal müdahalelerle bir yere varılamayacağını gördük. Bu ülkede sadece Kürtlerin, sadece Alevilerin, sadece azınlıkların sorunu yok. Dindar bir gelenekten gelen hükümete rağmen dindar olan insanların da sorunları var. Her şeye rağmen üniversitelerimizde başörtüsü sorunu çözülemiyorsa, en ufak bir hadiseden dolayı ‘laiklik elden gidiyor’ naraları atılabiliyorsa, iktidarda kim olursa olsun gerçek demokrasi henüz iktidar olamamış demektir. Bunun da temelinde yatan saik, ‘tektipçi’ bir zihniyetin direncinin varlığıdır. İktidar nimetini kimseye kaptırmak istemeyen irade, kendi zihniyeti dışındaki oluşum ve düşüncelere göz açtırmak istemiyor. Artık miadını doldurmuş olan bu skolastik zihniyetin kafasında tek doğru vardır. Bu doğruya uyan yaşayacak, uymayan ise bir şekilde bertaraf edilecektir.
Bu çarpık zihniyet yüzünden, bugün içinden çıkılmaz hale geldiğimiz sorunlarla boğuşuyoruz. Bugün geldiğimiz noktada Kürt sorunu ve PKK bir sonuçtur. Bu noktaya gelinceye değin çok büyük yanlışlıklar yapılmıştır. Ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda büyük boşluklar bırakıldığını bugün yetkili ağızlar da söylüyor ve geç de olsa gerekli önlemler alınmaya çalışılıyor. Şimdilerde maalesef, ‘keşke meseleler kronikleşmeden gerekli yatırımları yapabilseydik’ diyoruz.
Benim burada asıl üzerinde duracağım konu ise, ileride yine ‘keşke’ dedirtebilecek türden bir yaramız olan ‘Alevlilik’ konusudur. Şunu hemen belirteyim ki sorunun adı ‘Alevilik sorunu’ değil, ‘Alevilerin sorunu’dur. Bakiyyesi üzerinde oturduğumuz Anadolu topraklarının Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında büyük katkısı olan, yüzyıllar boyunca bu coğrafyada engin bir hoşgörü iklimini sağlayıp kardeşçe yaşanılmasına vesile olan Alp eren ve Abdallara ilham kaynağı olan Alevi/Bektaşi kültürü, sorun değil olsa olsa zenginliktir. Tarihindeki kadim geleneğini ve saf/duru değerlerini kaybetmemiş Ehl-i Beyt odaklı bir Alevilikle kimsenin sorunu olamaz. Teolojik anlamdaki bazı problemler ise siyasi müdahalelerden uzak, objektif ilmi kıstaslar ışığında konunun uzmanlarınca vuzûha kavuşturulacaktır. Bu güzel değerlere sahip, ülkesini ve bayrağını seven Alevi vatandaşlarla da kimsenin sorunu olamaz. O değerlere sahip olduğunu söyleyip tam tersine gizli emelleri olan ve ideolojik saplantılarını Alevilik kurumu üzerinden yürütmeye çalışan zümrelerle, o camiadaki samimi olanların da hesaplaşması sürmektedir.
Bugün geldiğimiz noktada, Aleviliğin sorunundan ziyade Alevilerin sorunlarından bahsetmek daha yerinde olacaktır. İhtisas alanı Alevilik olan ve yıllardır bu insanlarla iç içe yaşayan biri olarak Alevilerin sorunlarını iki kategoriye ayırmam mümkündür: Resmî-hukukî sorunlar ve psikososyal sorunlar. Yüzyıllardır dışlanmış ve tecrit edilmiş bir toplum olarak yaşayan bu insanlara her şeyden önce iade-i itibar yapılmalıdır. Geçmişte şöyle ya da böyle haksızlık ve hakarete maruz kalmış bu insanlar anlayışla karşılanmalı ancak geçmişe dönük yaşamak yerine geleceği hep birlikte inşa etmenin yolları aranmalıdır. Şahısların belli bir takım kimlik ve kişilikleri olduğu gibi toplumların da kimlik ve şahsiyetleri vardır. Beğenseniz de beğenmeseniz de Alevi toplumunun da yüzyıllar ötesinden taşıyıp getirdikleri hükm-ü şahsiyetleri ve değerleri vardır. Bu durumu hazmedemeyip asimile etmek yerine, empatik bir yaklaşımla içselleştirmek gerekir diye düşünüyorum.
Bugün yapılmak istenen, ‘onlar bize benzemiyorsa, ne halleri varsa görsünler’ yerine; onları da öyle kabul edip demokratik hoşgörü sınırlarını artırmak daha akıllıca geliyor bana. Her türlü provokasyona açık oldukları halde, her türlü sıkıntı ve taleplerinin karşılanmamasına rağmen bu insanlar, hiçbir bölücü eyleme bulaşmayıp sağduyulu davranmışlarsa bunu iyi değerlendirmek gerekir. Alan çalışmalarında da gözlemlediğimiz husus; bir çok defa provoke edildiklerini, çok defa canlarının yandığını, itilip kakıldıklarını söyleyen bu insanlar sonunda, ‘her şeye rağmen vatan sağ olsun’, ‘Allah bu vatana-millete zeval vermesin’ diyorlar. İnsan sevgisinin zirvede olduğu, vatanına- bayrağına bağlı bu insanları küstürmek yerine ivedilikle taleplerini karşılayıp ortak noktaları artırmak gerekir.
Psikososyal sorunlarına gelince; yüzyıllardır beyinlerine kazınmış yalan-yanlış sözler ve iftiralardan işe başlamak gerekiyor galiba. 21. asra girdiğimiz şu çağda bile hala; cemevinden cümbüşevi diye bahsedilmesi, çok büyük bir iftira olduğu anlaşılan ‘mum söndü’ hikayeleri, ‘o Kızılbaşlar yok mu…’ diye başlayan yakıştırmalardan bahsedebiliyorsak, işin vahametini varın siz değerlendirin. Bugün ilmihal kitaplarında, ‘ehl-i kitab’ın kestiği yenir’ dendiği halde Alevi komşusunun kestiğini yemeyen, selamını ve kelamını bile esirgeyen, birbirini sevip evlenmek isteyen çocuklarının önüne ket koyan zihniyetle bir yere varılmadığı gibi yara daha da derinleşiyor. Öte yandan, kendi gittiği yol çok doğru imiş gibi veya cennet kendi garantisi ve tekelindeymiş gibi tavırlarla karşı tarafı rencide edici söz ve davranışlar da itici ve incitici oluyor. Halbuki içinden geçtiğimiz şu kritik günlerde, ayrıştırıcı değil birleştirici unsurları öne çıkarmak elzem görünüyor.
Evet, Alevilerin sorunları çok ama içinden çıkılmaz sorunlar değil. Yeter ki siyasi ve ideolojik çıkarlardan uzak samimi bir üslupla yaklaşılabilsin. Burada devletin yapacağı çok şeyler olduğu gibi insanların da yapacağı şeyler var: her şeyden önce iletişim ve yaklaşım çok önemli. Gittiğimiz bazı yerlerde aynı köyde, aynı mahallede yaşadığı halde birbirinden çok uzak yaşayan insanlara rastladık. Birbirlerine önyargılı, toptancı bir bakış açısıyla yaklaşan bu insanları bir araya getirdiğinizde çok çabuk kaynaşabiliyor. Nitekim ortak bazı programlarda ve bir araya gelmelerde izlediğimiz manzara; ‘meğer ne kadar ortak değerimiz varmış’, ‘biz sizi böyle bilmiyorduk’ ifadeleridir.
Bir diğer önemli husus; insanları değiştirmek, dönüştürmek, kendimize benzetmek yerine; olduğu gibi kabul edip o halleriyle yararlanabilmektir. Bu da ‘tektipçi’ olmak yerine farklılıkları zenginlik olarak görmekle mümkündür. Gittiğimiz yolun ‘doğru’ ve ‘hak’ olduğunu iddia edebiliriz ancak ‘tek doğru benimki’ deme hakkı ve lüksüne sahip değiliz. Bırakalım, insanlar kendilerini nasıl tanımlıyor ve ifade ediyorlarsa öyle olsun.
Yine bu sorunun aşılmasına yardımcı olabilecek en önemli argümanlardan birisi de, demokratik hoşgörü kültürünün artırılması ve empatik temelli yaklaşımdır. Her zaman söylediğimiz gibi, özgürlükler birbirimizin elindedir aslında. Siz karşınızdaki insanı ne kadar dinleyip sorunlarına eğilirseniz, o da size aynı tepkiyi verecektir. Hani şu Hrant cinayetinde birileri çıkıp ‘Hepimiz Hrant’ız’ demişti ya. Aslında orada çok güzel bir empati mesajı verildi. Yani, “bu cinayet sadece ona karşı yapılmış bir cinayet değil, demokrasiye dolayısıyla hepimize yapılmış bir cinayettir” denilmek istendi. Bugün Alevi vatandaşlarımız ibadet ve törenlerini kendi mekanlarında gönül rahatlığıyla yapamıyorsa, hala kendilerini bu ülkenin ezilmiş magrurları olarak görebiliyorlarsa, bulundukları topluluklarda Alevi kimliklerini gizlemek zorunda bırakılıyorlarsa, bu hepimizin sorunu olmalı. Sorunun küçüğü, büyüğü, iyisi, kötüsü olmaz. Size göre çok ehemmiyet arzetmeyen bir sorun, karşıdakine göre çok acil ve ehemmiyetli olabilir. Ve yine demokratik hak ve taleplerin ‘size göre’si, ‘bize göre’si olmaz. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun mazlumun yanında olmak gerekir. Zira mazluma kimliği sorulmaz. Demokrasiyi herkes kendisi için değil, herkes herkes için istemelidir. Aksi takdirde günün birinde kendisine lazım olacak destek ve adaleti bulamayacaktır.
Bu ülke çok güçlü ve zengin. Şu son hadiseler de gösteriyor ki her türlü entrika ve senaryoya rağmen hala ayakta durabiliyor ve iç çatışmalara sürüklenemiyorsak, bunda bu milletin engin sağduyu ve hoşgörüsünün büyük payı var. Geriye dönüp baktığımızda; mazide yaşanan o çirkin olayları tezgahlayanların derdi meğer başkaymış. Maraş, Çorum, Sivas, Gazi mahallesi, Başbağlar ve daha nicesi bu ülke insanını karşı karşıya getirmek ve kardeş kanı döktürmek içinmiş meğer. Bu milletin zayıf karnı olan etnik ve inanç kökenlerini kaşıyıp ülkede kaos ortamı yaratmak isteyen şer güçlerin amacı belli. Peki amacı insanlık ve hayır olan insanlar nerede? Onlar hangi güzel plan ve projelerin peşindeler?
Unutmayalım, karanlık diye bir şey yoktur. Karanlık, aydınlığın yokluğudur. Aydınlık yarınları hedef koyan insanların gayret ve çabaları, şer odaklarından daha az ise başımıza gelenler boşuna değildir.
İhsan ÜNLÜ ihsan66@gmail.com
Yazının Yayın Tarihi: 17 Ağustos 2008 Pazar Bu köşe yazısı 169 defa okundu. Toplam 1174 kelime
Yazdırılabilir Sayfa Pdf Formatı Arkadaşına Gönder
[ Geri Dön: İhsan ÜNLÜ ] - [ Yazarlar İndeksi ]
|