
ZAFER Mİ HEZİMET Mİ ?
Anayasa mahkemesinin ‘türban’ kararından sonra ortalık yine karıştı. Bu ülkeye huzuru çok görenlere yine gün doğdu(ruldu). Tam her şey düzeliyor, tek parti iktidarıyla ülke istikrara kavuşuyor derken, yine anlamsız bir tartışmanın içinde bulduk kendimizi.
Malum karardan sonra bakıyorum; birileri zafer ilan ederken, birileri ise hezimet havası içerisinde. Laik kesim, büyük bir zafer elde etmiş komutan edası içersinde ellerini ovuşturarak mahkeme kararını kutluyor. Neredeyse zil takıp oynayacaklar..
Öbür taraftan muhafazakar kesim, son bir umutla beklediği ‘türban serbestisi’ kararının çıkmamasını büyük bir öfke ve kızgınlığa dönüştürmekte.
Ne âlâ bir memleket! Ülkenin en yüksek mahkemesi karar veriyor; herkesin saygı duyup orta bir yolun bulunması gerekirken, bir tarafta sevinç nâraları atanlar, öbür yanda öfke nöbetleri geçirenler…
Bize göre, karar ne bir zafer müjdesi, ne de bir hezimet vesilesidir. Hukukçuların deyimiyle, mahkeme konjoktürel bir karar vermiş, durumdan vazife çıkararak bir anlamda siyasi bir kararda karar kılmıştır.
Her fırsatta demokratik bir ülke olduğunu, özgürlüklerin önünün alabildiğine açılması gerektiğini dile getiren bir ülkede, böylesi bir karar elbette sevinilecek bir durum değildir.
Bugün ellerini ovuşturarak mahkemenin kararını yere göğe sığdıramayanlar, yarın kendilerinin de benzer durumlara düşebileceklerini akıllarından çıkarmamaları gerekir. Günün birinde hukuk kendilerine de lazım olacaktır.
‘Benim istediğimi gibi olursa iyi hukuk’, ‘istediğim gibi olmazsa kötü hukuk’ paranoyasından artık kurtulmamız gerekiyor. Hukuk ve yargı kurumları, siyasi arena malzemesi olmaktan çıkarılıp maşeri vicdanları tatmin edecek saygın mekanizmalar olarak kalmaya devam etmelidir. Aksi takdirde çok ciddi yara ve ithamlarla çok daha vahim durumlara düşülebilir.
Kabul edersiniz veya etmezsiniz neticede yüz binlerce insanı ilgilendiren ve mağdur durumda bırakmaya devam eden bir karar, sevinilecek bir durum değil, aksine ülkenin demokratikleşmesi yolunda üzerinde çok ciddi düşünülmesi gereken bir durumdur. Yasaklarla, özgürlüklerin önünü tıkamakla nereye kadar gideceğiz? Demokratikleşme(me) uğrunda geçmişte başbakanının kellesini almış, antidemokratik darbelerle ülkenin ufkunu karartmış, demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan partilerini kapatmış bir ülkede daha ne kadar bedel ödenecek? Vehimlerle, korkularla, niyet okumalarla bir ülkede demokratik barış ortamı sağlanabilir mi?
Bir defa şunu bir kere daha vurgulamakta yarar var: özgürlükler, kişilere verilen birer ulûfe değildir. Hele ki insanın doğuştan getirdiği temel insan hak ve özgürlüklerine ipotek koymak, kimsenin haddine olmamalı diye düşünüyorum. Bugün bu karara alkış tutanların, yarın benzer durumlarla karşılaşmaya da hazır olmaları gerekir. Özgürlüklerin aslında birbirimizin elinde olduğunu da hiç hatırımızdan çıkarmamamız gerekir. Son hadise de göstermiştir ki; temelinde sosyal mutabakata ve uzlaşıya dayan(dırıl)mayan düzenlemeler kalıcı değil, geçici; birleştirici değil, ayrıştırıcıdır.
Bugün böylesi bir durumda mağdur olan başıörtülü kızların yanında yer alması gereken başıaçık kadınların desteği, aslında kendilerine de bir iyilik ve demokratik bir tavırdır. Ateist olduğu için toplumdan tecrit edilen insanlara, mümin insanların insanî yaklaşımı ve toleransı, kendilerine de bir iyilik ve inancın gereğidir. Alevî vatandaşlar olarak en haklı taleplerinin karşılanması gerektiğini düşünen insanlara, Sünnî vatandaşların destek vermesi ve yanlarında yer alması kendilerine bir iyilik ve ülkenin geleceğine yatırımdır aslında. Demokrasiyi sadece kendimiz için değil, herkes herkes için ve her kesim için istemediği sürece sorunlarımız ve demokratik özürlerimiz devam edecek gibi gözüküyor.
Ve yine farklılıklarımızla bir arada yaşama bilinci ve kültürünü artık vazgeçilmez bir hayat prensibi haline dönüştürmemiz gerekiyor.Takım tutar gibi parti tutmak, hizipçilik ve mezhepçilik yapmak, ehliyet ve liyakat yerine kendimizden olanı tercih etmek, bilim ve teknoloji çağında hala ideolojik takıntılar içinde olmak bize çok zaman ve enerji kaybettirdi. Mezhepli değil mezhepçi, partili değil partici, dindar değil dinci, laik değil laikçi, ırklı değil ırkçı ..olmak bizi ayrıştırdı, birbirimizden kopardı.
Bu ülke hepimizin ve ‘olmazsa olmaz’ları var elbet. Bu ilkeler gözetilerek ve ortak noktalar çoğaltılarak kardeşçe yaşamak varken; teferruatlar üzerinde gereksiz tartışmalarla güç kaybediyoruz. Kimse laikliğin bekçisi olamayacağı gibi, kimse de dinin muhafızı olamaz. Ne dini dışlayan ve görmezlikten gelen jakoben (tektipçi) bir laiklik anlayışı, ne de laik sistemi yadsıyan siyasi İslam anlayışı bu ülkeyi düze çıkarmamıştır ve çıkaramayacağı da anlaşılmaktadır. Tepeden inmeci ve halkın değerlerini yok sayan dikte anlayışlar artık yerini; halkın değerlerini gören ve anlayışla karşılayan, onlara sonuna kadar yaşama hakkı sunan demokratik anlayışlara bırakmıştır. Neticede, ‘Millet, devlet için değil’, ‘Devlet, millet içindir.’ Aslolan, insanın mutluluğu, refah ve demokratik hak ve özgürlük çıtasının olabildiğince yükseltilmesidir.
O halde aklıselimin gereği olarak, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet ülkesinde yine onun işaret ettiği gibi, bilim ve aklın ışığında muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkacak bir vizyona sahip olmamız gerekiyor. Bu da düşünce ve vicdan hürriyetinden, herkesin inancını ve yaşam tarzını serbestçe ifade edebilmesinden geçiyor galiba...
İhsan ÜNLÜ ihsan66@gmail.com
Yazının Yayın Tarihi: 10 Haziran 2008 Salı Bu köşe yazısı 440 defa okundu. Toplam 685 kelime
Yazdırılabilir Sayfa Pdf Formatı Arkadaşına Gönder
[ Geri Dön: İhsan ÜNLÜ ] - [ Yazarlar İndeksi ]
|