
KESRETTE VAHDET
Birçok okuyucumun yukarıdaki başlığa takılıp ne demeye geldiğini anlamaya çalıştığını görür gibiyim. O yüzden eskilerin sıkça kullandığı bu deyimin, bugün ne anlama geldiğini hemen söyleyeyim: Çoklukta birlik. Yani niteliksel ve niceliksel çokluğa rağmen gaye birliği. Nasrettin Hoca’nın bir fıkrasında bu durum çok güzel özetlenir aslında: Hani adamın birisi bir gün iş olsun diye hocaya sorar; Hocam insanlar sabahleyin evden çıkarken, neden hepsi aynı yöne gitmez de farklı yönlere giderler? Hoca adamın niyetini anlar ve cevabı yapıştırıverir: Bre adam, herkes aynı yöne gitseydi dünyanın dengesi bozulur, bir tarafa devriliverirdi.
Hocanın dediği gibi, gerçekten herkes aynı şeylere inansa, aynı düşüncede olsa, aynı giyinse, aynı renge ve dile sahip olsa bu dünya çekilir miydi? Aslında farklı olmak, farklı düşünmek tabiatın kanununda var. Birileri bu farklılıklara tahammül edemiyor ve hala tek tipçi düşünmeye devam ediyorsa, fıtrata aykırı düşüyor demektir. Dahası böyle düşünmeyi ne dinle, ne mantıkla ve bilimle izah etmek mümkün değildir. Dine inanan ve referans alan birisi asla “tek tipçi” olamaz ve “totaliter” bir söyleme katılamaz.
Dinin en önde gelen referansı olan Kur’an’a baktığımızda açıkça bu, tek tipçi söylem reddedilir: “Ve eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunan herkes top yekun iman ederdi. Şimdi kalkıp da, sen mi onları iman edinceye kadar zorlayacaksın?” (10:99) Buna benzer onlarca ayet var Kur’an’da.
Yine O Kitabın ve kainatın sahibi, gönderdiği ilahi rahmet neticesinde aynı toprakta çok değişik tat ve renklerde olan mahsulatı yaratarak bize yine bir ipuçu vermiyor mu? Aynı güneşin altında, renkleri ve dilleri farklı insan kütlelerini yaratıp yaşatırken de bize ‘çoğulculuk’ dersi veriyor adeta.
Bugün Batılıların dillerine pelesenk ettikleri bu kavramı- Sanki bu kavram bize ait değilmiş gibi, asırlardır bu topraklarda biz uygulamamışız gibi- maalesef biz bugün onlardan almaya çalışıyoruz. Bugün onların henüz geldiği noktayı bizim ecdadımız geçeli, yüzyıllar oldu. Kaynağını Kur’an’dan, ilhamını Yüce Peygamberden alan ceddin hayatında; adalet, şefkat, barış ve sevgi ön planda olmuştur.
Peygamberî ahlak ve terbiye ile yetişen nesil, yetmiş iki millete aynı gözle bakmış; ‘benim çadırım gökyüzüdür, içine herkesi alır’ diyerek kimseyi hor görmemiş; ‘kim olursan ol yine gel’ anlayışıyla kimseyi dışlamamıştır. Düşmanının dahi insan olduğunu hatırlayarak cezada bile ölçüyü kaçırmayan ecdadın torunlarına bugün ne oluyor ki birbirini boğazlayacak hale gelebiliyor?
Zamanın birinde bir Bektaşi Babası karşılaştığı gece bekçisine sorar: “Bu belinizdeki pala bıçağı ne işe yarar?” Aldığı cevap şöyledir: “Biz bununla gördüğümüz kusurları düzeltiriz. Siz ne yapıyorsunuz?” Bektaşi Babası sessizce boynunu büker: “Biz kusur görmeyiz ki”Sanıyorum, yukarıdaki soruların cevabı Bektaşi’nin verdiği bu cevapta gizli. Biz bugün, fazla kusur arayıp görür hale geldik. Kendi kusurlarımızı görüp onları gidermeye uğraşabilsek, bu hastalık kendiliğinden kalkacak. Çünkü manevi virüslerin çok yaygın olduğu şu asırda, hepimizin antivirüs ve antikorlara ihtiyacı var. Manevi hayatlarımızın çok kritik bir süreçten geçtiği şu dünyada, birbirimizin ayağını kaydırmak yerine, birbirimize ayna vazifesi görmemiz daha akıllıca olmaz mı?
‘Yaratılanı Yaratandan ötürü seven ve hoş gören’ bir medeniyetin mirasçılarına hor görmek ve dışlamak hiç yakışmıyor. Çözüm mü? Çözümü sorunun içinde gizli. Barışsever, demokrat ve hoşgörülü bir yeni nesil ümitlerimizi artırıyor. Farklılıklarımızı şiddet ve kavga nedeni değil; zenginlik olarak görebilen bir toplum olmayı başardığımızda ne kadar yanlış yaptığımızı anlayacağız.
İhsan ÜNLÜ ihsan66@gmail.com
Yazının Yayın Tarihi: 18 Nisan 2008 Cuma Bu köşe yazısı 472 defa okundu. Toplam 496 kelime
Yazdırılabilir Sayfa Pdf Formatı Arkadaşına Gönder
[ Geri Dön: İhsan ÜNLÜ ] - [ Yazarlar İndeksi ]
|