Kimseler Biliyordu Bizi, Ertelemedim Kendimi
‘‘ Kimseler biliyordu bizi. En başından beri. Neyin başı neyin sonu olduğuna kanaatimiz yoktu ikimizin de. Biz vardık sadece. Biz var ve yok arasında bir yerlerdeydik. İsimle ateş arasında kalanlar gibi. Suydum ben. Boğdum. Ateşti o. Yaktı. Böylece ne ismimiz kaldı ne cismimiz. Hatıralarımızın olamayışına hayıflandık bir süre. Sonra hatıralarımızdan kaçar olduk, anmamak için sevdiğimizin adını. Bu dem o demdir vesselam. Yaşanamayanların vesikasıdır. Bilseniz de bilmeseniz de siz. Anlayamasanız dahi...’’

Önceleri çıktığım yolculuklar uyuturdu beni. Her yolculuk bir beşik misali sallaya sallaya götürürdü bizi varacağımız yere. Doğrusu önce olduğunu sanırdım, hani çocukken. Bir ninnimiz eksik olurdu o zamanlar. Annemiz üşümeyelim diye üzerimizi örter, sıkıca sarardı kollarına bizi. Onun sıcaklığı yeterdi bize sorsa, bilmezdi bizim için yeryüzünde onun kolları kadar sıcak bir yer daha olmadığını. Ya da bilirdi de hastalanırız kaygısıyla bizi öyle kundaklık bebeklere çevirirdi.

Beşik gibi dedim ya, annemin kollarında değil ama aynı sallantıda ve ondan soğuk bir yerde bir beşiğim daha oldu geçenlerde. Beşiğim yine güzeldi, fakat bu kez masmavi denizin ortasında hırçın dalgalar kocaman elleriyle salladı beni bir sağa bir sola. Bu kez beşiğim kocaman, bembeyaz bir gemiydi. Martılar keskin haykırışlarıyla ninnilerini söylüyor, deniz ona tempo tutuyordu hafif bir müzikle. Rüzgarın bu tatlı şarkıya eşlik etmesi ile hoş bir senfoniyi andıran bu eşsiz melodiler dinleyenlerine yani yolculara muhteşem bir konser armağan ediyordu. Bir daha ne zaman yaşayacağımı kestiremediğim bu güzel yolculuğum aynı hafta içinde tekrar tekrar buldu beni. İçimde kalmasın diye hediye edildi çok kereler. Şükrümü bu harikulade manzarayı unutmayarak, dudaklarımda dua terennümleriyle ediyor, tefekkür buudlarında yüzmeye çalışıyordum. Tekrar şükürler olsun ki alemlerin sahibi bizi yalnız bırakmıyor, istemeden bize verdiklerine bir şükürden başka bir şey beklemiyordu. Hamdolsun O’na.

İşte bu güzel yolculuğun sonu da Yalova’ya çıktı. Yalova’yı görmeden belki de en güzel köyüne, Armutlu’ya gelmek orayı görmenin çok da önemli olmadığını anlamama yetti. Çünkü dünyanın böyle cemnet iklimlerine sahip yerleri olduğuna inancım neredeyse kalmamıştı, ta ki burayı görene kadar. Bu yerle beraber dünyanın insanlara, hayvanlara, bitkilere kısacası bütün canlılara armağan edilmiş devasa bir hediye olduğu hükmüne varmaya nerdeyse mecbur bırakılıyordunuz.. Özellikle de insanların da emrine verilen bütün canlılar ve nesneleriyle insan olmanın ne kadar kıymetdar ve ne kadar ayrıcalıklı bir durum olduğuna müthiş bir hayret duyuyordunuz. Hayret üstüne hayret.

Önce yarı uykulu bir deniz seyahati, ardından baş döndürücü bir denizin rüzgarla beraber çarşaf çarşaf açıldığını görmenin insanda bıraktığı hayranlık. Sonra ona dokunma isteği ve mecburen ertelemek bu büyük buluşmayı. Bir tarafınızda yemyeşil orman, diğer tarafınızda deniz ve yerden on kat yukarıda gökle denizin tam ortasında o maviliği duyumsamak. Ferah esintiler yüzünüzde ve ruhunuzda fevkalade bir huzur. Hayatı gerçekten hayat varmış gibi algıladığınız nadir anlardan birini yaşıyorsunuz. Küçük bir çocuğun martılara ekmek attıktan sonra yüzünde oluşan resim artık sizde var. Deniz havasını soluğunuzda duyumsamak, denizin kokusunu burnunuza çekmek, yosunların tadını almak gibi. Vapurun gelin gibi salınarak yürümesi, rüzgarı ve martıları aynı anda size hediye etmesi gibi. Bu muhteşem huzuru bunlarla almak. Yine suratınızda aynı resim. Suret-i huzur.

Fakat eksik kalan birşey var. Bir yanınız. Eksik kalan tarafınız. Planlarınız vardı buraya dair. Ertelediğiniz. Suskunsunuz şimdi, olmanız gerektiği gibi. Özlemenin esrarı bu suskuda saklı. Yalnızsınız. Başınızı batan güneşe çevirmişsiniz, ufku emiyor gözleriniz. Herşeyin içinde kocaman bir yalnızlık saklı. Su sizsiniz ve sızıyı giderirsiniz. Derdi alırsınız tıpkı deniz gibi. Durgun bir nehir gibi kendi yatağınızda akar gidersiniz, bu yüzden kendinizle beraber tek bir taşı sürükleyemezsiniz, götüremezsiniz yanınızda. Yalnızsınız bu yüzden, sadecesiniz, teksiniz. İçinizde bir tek şey vardır. ‘O’! O’ndan başkasının olmasına neredeyse imkan bırakmamışsınızdır. Ancak bir şeyler küçücük bir aralıktan sızıverir. Ne olduğuna bir mana vermeye çalışırken kapılıverirsiniz hayatın deveranına. İşte o sızma aslında sızlamadır her yanınıza yayılan.İçiniz habire sızlar ve sızladığınızı kimseler bilmez. Şair ne de yakıştırıyor cümlelerine suya dair sözcüklerini: ‘Sızıyı gideren su. Suyun sızladığını kimseler bilmez.’ Kulaklarınıza eşsiz bir aya yakışan en güzel ezgi de saklanmıştır. Es-selatu vesselamu aleyk. Aleyke ya.....

Gitmek zor olacak buralardan. Bu ülke çok zor bırakacak beni, ama bırakacak. Biliyorum ki ben de o da özleyeceğiz birbirimizi. Fakat gitmeden yapılması gereken bir kaç şey var. Ertelediğim...

‘ Bu gece son kez sahile indim. Çıplak ayakla çakılların üzerinden geçerek kumsala ulaştım. Arada bir deniz kabukları çarptı ayaklarıma. Kumların yumuşaklığını ve ılıklığını hisssettim ayaklarımda. Dokunmanın eşsiz büyüsü işte, bozulmaya ihtiyaç duymayan bir büyü bu. ‘Su’ya dokundum, senin gibi.’ Topuklarım ıslandı, görmeliydin canım, su revan içindeydim. Çıplak ayaklarımda seni hissettim. ’
Yazar: Esra KİRİK
Tarih: 2008-10-28


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Erzincan 24 Haber
http://www.erzincan24.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.erzincan24.com/modules.php?name=Kose_Yazilari&op=viewarticle&artid=178